-Sabah uyandığında hatırlamadığın bir numaradan güzel bir SMS görmek
-Geç çıktığın kafe katında sevdiğin sandeviçten kalmış olması
-Akşama güzel bir plan olduğunu hatırlamak
-Herşeyiyle Barış Manço :)
29 Haziran 2011 Çarşamba
28 Haziran 2011 Salı
Zora koşanlar...
Tüm ilişkiler basma kalıp aynıdır. Oyun yüz yıllar önce yazılmış aslında, yalnız sinema daha icad edilmediğinden tiyatroya uyarlanmıştır. Nesiller boyu karakterler sürekli değiştiği için yorumlamaları değişiyor yalnızca yoksa metin hep aynı anlayacağın. Bu oyun o zamanın şartlarının çok ötesinde yazılmış da günümüze gelebilmiş ve hatta izleyicilerin de oyuna dahil olabildiği "interaktif" yapı da sırf bu şenlik için geliştirilmiş yoksa şimdiye çoktan tükenirdi nefesi.
Sonuç olarak her bir oyuncunun kendi yorumunu çok farklı gördüğü, oyun başlarken "bu dünya tarihinde bir ilk!" manşetiyle reklamını yaptığı, ancak oyun bitip de evine gittiğinde tüm diğer eski oyuncular ile birlikte aslında aynı metni oynadığını fark ettiği bir oyun var ortada. İlişkiler üzerine yazılmış diğer tüm şarkılar,filmler ve ufak oyuncuklar bu büyük metnin belli bölümlerine referanslardan ibaret olunca haliyle kendi hikayenizden parçaları dışarıda gördüğünüzde "hah" diyorsunuz "işte benim yaşadığımı anlatıyor". Halbu ki hepimizin de yüz yıllardır yaşadığı sadece bu.
Hepsinin aynı olduğunu en arkada oturan ve interaktif oyuna dahil olmayan seyirci bilebilir ancak ne haddine sesini sahneye yetiştirmek. Kim dinledi ki şimdiye kadar onu? Dinlese ne olacak yeni bir oyun var mı bu oyun kaldırılınca sahneden...
Oyun aynı oyuncular farklı seyircilerde olaya ucundan kenarından dahil olunca aslında ilk yazıldığında çok temiz ve sonuca ulaşan bu hikaye yok yere dallanıp budaklanıyor. Çıkmazlara sapıyor bazen, açmazlara kimi zaman. Hayatın hali hazırda epey örselediği veya hiç dokunmayıp güçsüz bıraktığı oyuncular ise bu açmazlara katlanamıyorlar bazı bazı. Kısa kesiyorlar oyunlarını.
Oyunun atmosferindeki bazı karakterler karşılarındakini olduğundan çok fazla görürken, bazıları hiç mi hiç kıymet bilmiyor hor görüyor ancak bir kere büyü bozuldu mu seyirciler o halden çıktılar mı kattiyen dönemiyorlar aynı ruha. Kimse tekrarları sevmez ki! Bazen eski ünlü oyuncular tekrar sahneye dönüp eski seyircilerinden kalanları yeniden heyecanlandırır ya hani. En fazla o kadar etkileyici olabilir tekrarlanan oyunlar işte. Eski görkemlerinin gölgeleri yalnızca.
Şimdilerde oyuncular o kadar çok ve oyunlar kurmak o kadar kolay ki, kimse güvenemiyor da oyununa ya da gözleri hep başka oyunculara kayıyor. Kendi oyununa sahip çıkmak çok zorlarına gidiyor olmalı bunu anlayabiliyorum. Kusurları gözlerine batıyor ister istemez. Zaten kendi başına var olmak bu kadar zorken başkalarıyla var olmaya çalışmak korkunç bir uğraş oluvermiş.Hele insan kendisini bu kadar zor kabul edip sevebilirken, başkalarını oyuna dahil etmek çığrından çıkarıyor işi.
İlişkiler oyunu hiç kolay değil gerçekten. "İki kişi biribirini sevdi ve sonsuza dek mutlu yaşadılar" dile kolay! İki gönül bir olunca da bitmiyor iş illa araya hayat giri veriyor dinine yandığım. Aileler giriyor, ya para pul giriyor ya da yokluğu. 3 yaşında başına gelenler 33 yaşında eşine kötü davranmana sebep oluyor engelleyemiyorsun. Öyle ya da böyle zora koşuyorsun kendini ve karşındakini. Ancak sabırla sürebilir bu çağda ilişki oyunu güven bile imkansız neredeyse çünkü. Ancak karşılıklı ve danışıklı sabır huzur getirebilir...
İlham notu: Bülent Ortaçgil - Bu su hiç durmaz... "Sen kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum, bu su hiç durmaz..."
Sonuç olarak her bir oyuncunun kendi yorumunu çok farklı gördüğü, oyun başlarken "bu dünya tarihinde bir ilk!" manşetiyle reklamını yaptığı, ancak oyun bitip de evine gittiğinde tüm diğer eski oyuncular ile birlikte aslında aynı metni oynadığını fark ettiği bir oyun var ortada. İlişkiler üzerine yazılmış diğer tüm şarkılar,filmler ve ufak oyuncuklar bu büyük metnin belli bölümlerine referanslardan ibaret olunca haliyle kendi hikayenizden parçaları dışarıda gördüğünüzde "hah" diyorsunuz "işte benim yaşadığımı anlatıyor". Halbu ki hepimizin de yüz yıllardır yaşadığı sadece bu.
Hepsinin aynı olduğunu en arkada oturan ve interaktif oyuna dahil olmayan seyirci bilebilir ancak ne haddine sesini sahneye yetiştirmek. Kim dinledi ki şimdiye kadar onu? Dinlese ne olacak yeni bir oyun var mı bu oyun kaldırılınca sahneden...
Oyun aynı oyuncular farklı seyircilerde olaya ucundan kenarından dahil olunca aslında ilk yazıldığında çok temiz ve sonuca ulaşan bu hikaye yok yere dallanıp budaklanıyor. Çıkmazlara sapıyor bazen, açmazlara kimi zaman. Hayatın hali hazırda epey örselediği veya hiç dokunmayıp güçsüz bıraktığı oyuncular ise bu açmazlara katlanamıyorlar bazı bazı. Kısa kesiyorlar oyunlarını.
Oyunun atmosferindeki bazı karakterler karşılarındakini olduğundan çok fazla görürken, bazıları hiç mi hiç kıymet bilmiyor hor görüyor ancak bir kere büyü bozuldu mu seyirciler o halden çıktılar mı kattiyen dönemiyorlar aynı ruha. Kimse tekrarları sevmez ki! Bazen eski ünlü oyuncular tekrar sahneye dönüp eski seyircilerinden kalanları yeniden heyecanlandırır ya hani. En fazla o kadar etkileyici olabilir tekrarlanan oyunlar işte. Eski görkemlerinin gölgeleri yalnızca.
Şimdilerde oyuncular o kadar çok ve oyunlar kurmak o kadar kolay ki, kimse güvenemiyor da oyununa ya da gözleri hep başka oyunculara kayıyor. Kendi oyununa sahip çıkmak çok zorlarına gidiyor olmalı bunu anlayabiliyorum. Kusurları gözlerine batıyor ister istemez. Zaten kendi başına var olmak bu kadar zorken başkalarıyla var olmaya çalışmak korkunç bir uğraş oluvermiş.Hele insan kendisini bu kadar zor kabul edip sevebilirken, başkalarını oyuna dahil etmek çığrından çıkarıyor işi.
İlişkiler oyunu hiç kolay değil gerçekten. "İki kişi biribirini sevdi ve sonsuza dek mutlu yaşadılar" dile kolay! İki gönül bir olunca da bitmiyor iş illa araya hayat giri veriyor dinine yandığım. Aileler giriyor, ya para pul giriyor ya da yokluğu. 3 yaşında başına gelenler 33 yaşında eşine kötü davranmana sebep oluyor engelleyemiyorsun. Öyle ya da böyle zora koşuyorsun kendini ve karşındakini. Ancak sabırla sürebilir bu çağda ilişki oyunu güven bile imkansız neredeyse çünkü. Ancak karşılıklı ve danışıklı sabır huzur getirebilir...
İlham notu: Bülent Ortaçgil - Bu su hiç durmaz... "Sen kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum, bu su hiç durmaz..."
26 Haziran 2011 Pazar
Pozitif Elektrik 260611
-Çok sevdiğiniz eski bir şarkının akla gelmesi
-Her zaman geçtiğiniz bir muhitte bir seferindeki o şahane koku
-Temiz ev
-Duş aldıktan sonraki yeni nevresim takımı
-Her zaman geçtiğiniz bir muhitte bir seferindeki o şahane koku
-Temiz ev
-Duş aldıktan sonraki yeni nevresim takımı
Negatif elektrik...The begining
Eskiden (piyasadaki her dergiyi okuduğum zamanlar) Kemik isminde bir dergiyi de takip ederdim. Burada "Negatif elektrik" isimli bir bölüm arada aklıma gelir. Konsepte göre hayata dair çok basit ancak kişiyi hakikatten rahatsız eden durumları okurlar paylaşıyorlar... Demin başıma gelen bir durumla arada sırada buraya bazı negatif ve pozitif elektrik durumları yazmaya karar verdim...
Kafanın arkasındaki başınızı duvara dayayınca canınızı yakan sivilce
Tuvaletten sıçrayıp poponuza değen su damlası
Sabah 9 da kalkıp öğlen 2 ye kadar bir türlü acıkmamak
Uykuya tam dalacak gibiyken ışığın açık olduğunu fark etmek
Ay sonu...
Kafanın arkasındaki başınızı duvara dayayınca canınızı yakan sivilce
Tuvaletten sıçrayıp poponuza değen su damlası
Sabah 9 da kalkıp öğlen 2 ye kadar bir türlü acıkmamak
Uykuya tam dalacak gibiyken ışığın açık olduğunu fark etmek
Ay sonu...
31 Mayıs 2011 Salı
"NE VERİMLİ AĞAÇMIŞSIN BE!"
Saim'in, kahvenin karşısındaki pembe boyalı evin kızına tutulduğu haberi de böyle karşılandı. Anahtar deliklerinden giren hava gibi, rüzgâr gibi her eve yayıldı. İçleri ısıttı, hayalleri günlerce oyaladı durdu. Günün on saatine yakın bir zaman Hacı Emin'in kahvesinde kâğıt oynayan Saim boyuna cumbada görünen, daha doğrusu biçimine getirip boyuna kendini gösteren o bir içim su kıza neden sevdalanmasın?
Bunca oyunu kaybettiyse onun yüzünden. Olmayacak zamanda pencerede görünüp kaybolması yüzünden. Bir saatte tam üç kere entarisini değiştirmesi yüzünden. Yoğurtçu diye bağırıp yine de gözünü kahveden ayırmaması yüzünden. O kız olmasaydı, ya da evleri kahvenin karşısında olmasaydı, boyuna pencereleri açıp açıp kapamasaydı, Saim her oyunda ama her oyunda elin acemisine yenilip, adı gazoz ağacına çıkar mıydı? Bir gün yabancı biri gelmişti kahveye, oturur oturmaz garsona: “Evladım, çabuk bir gazoz bana yandım” demişti de, Saim'in arkadaşlarından biri, tabela İsmail yüzsüz yüzsüz gülmüş “Efendi amca” demişti Saim'i göstererek “gazoz ağacı burda, oyna bir el pişpiriğini iç gazozunu.”
Kimi kez kızar gibi olurdu bu sözlere, ta içinden bir ateş kalkar, bütün damarlarına yayılır, dövüşecek, kahvenin altını üstüne getirecek gibi olurdu.
Kimi kez duymazdı bile. O vardı ya karşıda, karşı evde. Pencereyi açsın kapasın “Yoğurtçu” diye bağırıp kahveye baksın da, isterse her oyunda yenilsin, isterse gazeteler yazsın gazoz ağacı olduğunu, ne çıkardı! O ömründe o güne dek bilmediği öylesine bir duyguydu. Ne tuhaf, ne anlaşılmaz şeydi öyle, alıp yere çarpmış paçavraya çevirmişti onu. Daha görünmesine fırsat kalmadan, perdelerden biri kalkınca elindeki tüm kâğıtlar birbirine karışıyor, ne onluyu dokuzludan ayırt edebiliyordu, ne de kızı bacaktan. Rastgele vuruyordu kâğıdın birini yere. Vurdu mu da karşıdaki güm diye pişpiriği yapıştırıveriyordu. Ondan sonra kahkahalar, alaylar, bağırmalar… Bu arada kız görünüyordu. Saçlarını yeni bir biçimde yapmıştı. Bugün elbise değişmiş miydi? Düşünür, dalar giderdi. Derken ikinci pişpirik. Yeni kahkahalar alır, bağırılırdı.
“Ne verimli ağaçmışsın be” derlerdi.
~~~
Sabahattin Kudret Aksal (1955 Sait Faik Ödüllü Hikaye)
Bunca oyunu kaybettiyse onun yüzünden. Olmayacak zamanda pencerede görünüp kaybolması yüzünden. Bir saatte tam üç kere entarisini değiştirmesi yüzünden. Yoğurtçu diye bağırıp yine de gözünü kahveden ayırmaması yüzünden. O kız olmasaydı, ya da evleri kahvenin karşısında olmasaydı, boyuna pencereleri açıp açıp kapamasaydı, Saim her oyunda ama her oyunda elin acemisine yenilip, adı gazoz ağacına çıkar mıydı? Bir gün yabancı biri gelmişti kahveye, oturur oturmaz garsona: “Evladım, çabuk bir gazoz bana yandım” demişti de, Saim'in arkadaşlarından biri, tabela İsmail yüzsüz yüzsüz gülmüş “Efendi amca” demişti Saim'i göstererek “gazoz ağacı burda, oyna bir el pişpiriğini iç gazozunu.”
Kimi kez kızar gibi olurdu bu sözlere, ta içinden bir ateş kalkar, bütün damarlarına yayılır, dövüşecek, kahvenin altını üstüne getirecek gibi olurdu.
Kimi kez duymazdı bile. O vardı ya karşıda, karşı evde. Pencereyi açsın kapasın “Yoğurtçu” diye bağırıp kahveye baksın da, isterse her oyunda yenilsin, isterse gazeteler yazsın gazoz ağacı olduğunu, ne çıkardı! O ömründe o güne dek bilmediği öylesine bir duyguydu. Ne tuhaf, ne anlaşılmaz şeydi öyle, alıp yere çarpmış paçavraya çevirmişti onu. Daha görünmesine fırsat kalmadan, perdelerden biri kalkınca elindeki tüm kâğıtlar birbirine karışıyor, ne onluyu dokuzludan ayırt edebiliyordu, ne de kızı bacaktan. Rastgele vuruyordu kâğıdın birini yere. Vurdu mu da karşıdaki güm diye pişpiriği yapıştırıveriyordu. Ondan sonra kahkahalar, alaylar, bağırmalar… Bu arada kız görünüyordu. Saçlarını yeni bir biçimde yapmıştı. Bugün elbise değişmiş miydi? Düşünür, dalar giderdi. Derken ikinci pişpirik. Yeni kahkahalar alır, bağırılırdı.
“Ne verimli ağaçmışsın be” derlerdi.
~~~
Sabahattin Kudret Aksal (1955 Sait Faik Ödüllü Hikaye)
7 Mart 2011 Pazartesi
Kedidir kedi..!
Bu özel bir fobi veya kendi kendime geliştirdiğim bir hassasiyet olabilir ancak son dört yıl içinde istenmeyen ziyaretçilere karşı oldukça tetikte uyuduğum bir gerçek. Konu mal kıymeti ya da kaybetme korkusundan çok öte çünkü daha önceden bir kere kapımın önünden bisikletimi ve daha kimbilir ne kadar çok ufak tefek eşyamı çaldırmışımdır. Burada beni tedirgin eden evde varlığından haberim olmadan birilerinin dolaşıyor olması.
2006 yılının Aralık ayında tam da böyle bir olay başıma geldi ilk kez. O sene daha taze anneannemi kaybetmiştik. Onu kaybettiğimiz evde yaşayamayacağımıza kanaat getirip Küçükyalı'da çok sevimli bir eve taşındık. Olaydan üç gün kadar önce kardeşim Özberk apandist ameliyatı geçirmişti ve evde yatar durumdaydı. Annem benden yarım saat kadar önce evden çıkıp okula gidiyordu benimse sekize kurulu saatimin çalmasına 15 dk vardı. Baş ucumda dizüstü bilgisayarım ve onun üstünde de malı kıymetli bir arkadaşımdan aldığım hallice bir fotoğraf makinası duruyordu. Bir elin bu fotoğraf makinasını tutmasıyla yataktan fırladım. O kadar hızlı kalkmıştım ki gözümün bulanıklığı geçmemişti henüz ve odamın kapısının çarpılarak kapandığını ucu ucuna görebildim. İlk düşüncem bunu yapanın kardeşim olmasıydı ancak birkaç saniye içinde onun ameliyatlı olduğunu hatırlayarak kaçanın peşine koştum. Ben odamın kapısını açarken o sokak kapısını çarpmıştı. Ben sokak kapısını açtığımda ise o çoktan apartman kapısından fırlayıp gitmişti. Peşine koşacakken içerde yatan kardeşim aklıma geldi ve bırakıp o tarafa yöneldim. Şükür uyuyordu.
Sonrası klasik hikaye. Gelen polisler kaybolan eşyların tespiti (bir dizüstü bilgisayar,2 cep telefonu, benim cüzdanım, pantalonumun ceplerindeki biraz bozuk para) ve hırsızların izlediği yolun tartışılması. Biz İstanbul'lu diye gezeriz ortalıkta ama çocukluğumuzdan beri hep çok sakin semtlerde oturmuşuzdur. Bırakın gece yatarken kilitlemeyi belki evden çıkarken bile kilitleme alışkanlığımız olmadı. Bu 1999 depreminde kilitli bıraktığımız kapıyı çilingirin 2.5 saat uğraşıyla açmasından da tevekkeli bir alışkanlık. O evin kapısının da çok eski ve aslında ne kadar kolay açılabilir olduğu da o zamana kadar dikkatimizi çekmemişti doğrusu.
Bu kısımları geçersem biri(leri) güpe gündüz annem evden on dakika önce çıkmışken, ben ve kardeşim uyurken eve girmişler, Özberk'in baş ucundan dizüstü bilgisayarını ve telefonunu almışlar, benim odama gelip kapının arkasından motosiklet kıyafetlerimi çıkarıp mutfak zeminine sermişler ve ceplerini aramışlar. Tekrar odama gelip telefonumu ve cüzdanımı aldıktan sonra o(nlar) fotoğraf makinasına dokunana kadar uyanamamışım bile!
O günden sonra aylarca bana uyku haram oldu. Dışarıda kuş kanat çırpsa uyanıp sağa sola bakınır bir halde buldum kendimi. Çok gürültülü bir semtte yaşamıyorduk ancak illa her saat apartmanda aşağı yukarı hareketler. Alt kattaki otopark'a giriş çıkışlar beni sürekli tedirgin durumda bırakıyordu. Dört ay sonra da babamı kaybetmek sinirlerimi iyice yıpratmıştı doğrusu. Zaten 2006 senesi kazalar, ölümler ve ameliyatlarla geçimişti 2007 de hiç aşağı kalma niyetinde değildi doğrusu. Benim bu tedirgin uykularım hayatımıza Mayıs ayında giren kara kuru bir yaratık sayesinde biraz biraz hafiflemeye başladı. Dünya tatlısı köpeğim Serseri için daha önceden baktığımız bir sürü hayvanı(tavşanlar,kediler,köpekler,kaplumbağlar,kuşlar..) hep birilerine verme eğiliminde olan annemle bu kez epey bir kapıştık ve zaten tüm ihtiyaçlarını benim giderdiğim bu dünya tatlısı nihayet bizimle kaldı.
Oğlum her kapıya birileri yaklaştığında o bebek halinde bile viyakladığı için bir süre sonra sadece onun sezgilerine güvenmeye alıştım. Sonuç olarak artık kendi özel biyolojik güvenlik sistemimiz vardı ve cüssesine bakmadan geceleri bizi o koruyordu.
Bu rahatlığım 1.5 yıl sonra kendi evime geçene kadar sürdü. 2008 de iki arkadaşımın yanına taşındığım evde gece trafiği oldukça yoğundu bu da benim eski kötü alışkanlığımın geri gelmesine sebep oldu. Bursa'da büyümüş bu iki adamı İstanbul'da hele ki Şişli gibi merkezi bir yerde güvenliğe daha fazla önem vermeleri konusunda ikna etmek çok zor oldu. Öyle biz beraber yaşamaya başladıktan ancak altı ay sonra o da evimizin kapı kilidinin kırılmış olduğunu ancak kapıyı ben kilitli bıraktığım ve büyük ihtimalle hırsız iş üstünde yakalanmaktan ucuz kurtulduğu için içeri girilmesine ramak kalınmış olduğunu gördüğümüzde onları da kapıyı kilitlemeye alıştırabildim.
Benim bu tedirginliklerim, gecenin üçünde her kapıyı açanı yataktan zıplayarak karşılamalarım, ev arkadaşlarım ve onların misafirleri arasında hızla alay konusu oldu tabii ki. Ancak bu da değişecekti. Bu halde beraber geçirdiğimiz 9 ayın ardından ev sahibi ile anlaşamayıp hemen yandaki binaya taşındık. Herşeyiyle daha güzel olan bu ev biraz daha huzur verir diye düşünmüştüm ancak tedirginliklerim devam ediyordu. Ev arkadaşlarım hatta onların tüm yakın çevresi benim bu halimi iyice kanıksamışlardı artık. 2010 Şubat ayında tam "herşey oluruna vardı" diye düşünürken son bir olay daha patlak verdi.
İnanılmaz rüzgarlı bir gecede herkes evdeydi ve hatta arkadaşlarımdan birinin iki misafiri daha vardı. Gece vakti hava öyle bir patladı ki apartmanın en üst katındaki kontraplak malzeme uçarak sokağa arabaların üzerine düştü. Sabah uyandığımızda yanımdaki odada kalan arkadaşım şirkete ait iki cep telefonunu bulamadığını söyledi. Dolanırken odasının balkonuna çıktık ve manzara gerçekten aklımızı başımızdan aldı. Sokağa düşen kontraplağı fırsat bilen bir hırsız bunu arabaların üzerine koyarak bir rampa haline getirmiş ve arkadaşımın odasına dalmış. O anda evde olan 25 yaş üstü beş erkeğe rağmen uyuyan arkadaşımın baş ucundaki iki telefonu ve deri ceketinin cebinden cüzdanı ile pasaportunu almış. Yukarı çıkmasını sağlayan rampaya güvenememiş ve asılı olan çarşaflardan birini halat gibi aşağı sarkıtarak masalsı bir kahraman edasıyla kaçmayı da başarmış.
Bu olayın üzerine öncelikle o balkona demir parmaklık yaptırdık. Hatta o arkadaşım bir daha odasının kapsını kitlemeden uyuyamaz oldu. Ben tabi yine aynı tavşan uykusu alışkanlığıma devam eder halde kaldım.Üçüncü arkadaşımız başka sebeplerle de olsa beş ay boyunca o evde kalmadı bile.Sene içinde ev arkadaşlarım ayrıldılar ve ev bana kaldı. Gece trafiği sakinleşse de benim gece psikozlarım halen devam ediyor ne yazık ki... Belki çok kayda değer bir yazı olmayacak bu ancak uzun süredir kafamı kurcalayan bu durumu uzun uzadıya paylaşmak istedim...
2006 yılının Aralık ayında tam da böyle bir olay başıma geldi ilk kez. O sene daha taze anneannemi kaybetmiştik. Onu kaybettiğimiz evde yaşayamayacağımıza kanaat getirip Küçükyalı'da çok sevimli bir eve taşındık. Olaydan üç gün kadar önce kardeşim Özberk apandist ameliyatı geçirmişti ve evde yatar durumdaydı. Annem benden yarım saat kadar önce evden çıkıp okula gidiyordu benimse sekize kurulu saatimin çalmasına 15 dk vardı. Baş ucumda dizüstü bilgisayarım ve onun üstünde de malı kıymetli bir arkadaşımdan aldığım hallice bir fotoğraf makinası duruyordu. Bir elin bu fotoğraf makinasını tutmasıyla yataktan fırladım. O kadar hızlı kalkmıştım ki gözümün bulanıklığı geçmemişti henüz ve odamın kapısının çarpılarak kapandığını ucu ucuna görebildim. İlk düşüncem bunu yapanın kardeşim olmasıydı ancak birkaç saniye içinde onun ameliyatlı olduğunu hatırlayarak kaçanın peşine koştum. Ben odamın kapısını açarken o sokak kapısını çarpmıştı. Ben sokak kapısını açtığımda ise o çoktan apartman kapısından fırlayıp gitmişti. Peşine koşacakken içerde yatan kardeşim aklıma geldi ve bırakıp o tarafa yöneldim. Şükür uyuyordu.
Sonrası klasik hikaye. Gelen polisler kaybolan eşyların tespiti (bir dizüstü bilgisayar,2 cep telefonu, benim cüzdanım, pantalonumun ceplerindeki biraz bozuk para) ve hırsızların izlediği yolun tartışılması. Biz İstanbul'lu diye gezeriz ortalıkta ama çocukluğumuzdan beri hep çok sakin semtlerde oturmuşuzdur. Bırakın gece yatarken kilitlemeyi belki evden çıkarken bile kilitleme alışkanlığımız olmadı. Bu 1999 depreminde kilitli bıraktığımız kapıyı çilingirin 2.5 saat uğraşıyla açmasından da tevekkeli bir alışkanlık. O evin kapısının da çok eski ve aslında ne kadar kolay açılabilir olduğu da o zamana kadar dikkatimizi çekmemişti doğrusu.
Bu kısımları geçersem biri(leri) güpe gündüz annem evden on dakika önce çıkmışken, ben ve kardeşim uyurken eve girmişler, Özberk'in baş ucundan dizüstü bilgisayarını ve telefonunu almışlar, benim odama gelip kapının arkasından motosiklet kıyafetlerimi çıkarıp mutfak zeminine sermişler ve ceplerini aramışlar. Tekrar odama gelip telefonumu ve cüzdanımı aldıktan sonra o(nlar) fotoğraf makinasına dokunana kadar uyanamamışım bile!
O günden sonra aylarca bana uyku haram oldu. Dışarıda kuş kanat çırpsa uyanıp sağa sola bakınır bir halde buldum kendimi. Çok gürültülü bir semtte yaşamıyorduk ancak illa her saat apartmanda aşağı yukarı hareketler. Alt kattaki otopark'a giriş çıkışlar beni sürekli tedirgin durumda bırakıyordu. Dört ay sonra da babamı kaybetmek sinirlerimi iyice yıpratmıştı doğrusu. Zaten 2006 senesi kazalar, ölümler ve ameliyatlarla geçimişti 2007 de hiç aşağı kalma niyetinde değildi doğrusu. Benim bu tedirgin uykularım hayatımıza Mayıs ayında giren kara kuru bir yaratık sayesinde biraz biraz hafiflemeye başladı. Dünya tatlısı köpeğim Serseri için daha önceden baktığımız bir sürü hayvanı(tavşanlar,kediler,köpekler,kaplumbağlar,kuşlar..) hep birilerine verme eğiliminde olan annemle bu kez epey bir kapıştık ve zaten tüm ihtiyaçlarını benim giderdiğim bu dünya tatlısı nihayet bizimle kaldı.
Oğlum her kapıya birileri yaklaştığında o bebek halinde bile viyakladığı için bir süre sonra sadece onun sezgilerine güvenmeye alıştım. Sonuç olarak artık kendi özel biyolojik güvenlik sistemimiz vardı ve cüssesine bakmadan geceleri bizi o koruyordu.
Bu rahatlığım 1.5 yıl sonra kendi evime geçene kadar sürdü. 2008 de iki arkadaşımın yanına taşındığım evde gece trafiği oldukça yoğundu bu da benim eski kötü alışkanlığımın geri gelmesine sebep oldu. Bursa'da büyümüş bu iki adamı İstanbul'da hele ki Şişli gibi merkezi bir yerde güvenliğe daha fazla önem vermeleri konusunda ikna etmek çok zor oldu. Öyle biz beraber yaşamaya başladıktan ancak altı ay sonra o da evimizin kapı kilidinin kırılmış olduğunu ancak kapıyı ben kilitli bıraktığım ve büyük ihtimalle hırsız iş üstünde yakalanmaktan ucuz kurtulduğu için içeri girilmesine ramak kalınmış olduğunu gördüğümüzde onları da kapıyı kilitlemeye alıştırabildim.
Benim bu tedirginliklerim, gecenin üçünde her kapıyı açanı yataktan zıplayarak karşılamalarım, ev arkadaşlarım ve onların misafirleri arasında hızla alay konusu oldu tabii ki. Ancak bu da değişecekti. Bu halde beraber geçirdiğimiz 9 ayın ardından ev sahibi ile anlaşamayıp hemen yandaki binaya taşındık. Herşeyiyle daha güzel olan bu ev biraz daha huzur verir diye düşünmüştüm ancak tedirginliklerim devam ediyordu. Ev arkadaşlarım hatta onların tüm yakın çevresi benim bu halimi iyice kanıksamışlardı artık. 2010 Şubat ayında tam "herşey oluruna vardı" diye düşünürken son bir olay daha patlak verdi.
İnanılmaz rüzgarlı bir gecede herkes evdeydi ve hatta arkadaşlarımdan birinin iki misafiri daha vardı. Gece vakti hava öyle bir patladı ki apartmanın en üst katındaki kontraplak malzeme uçarak sokağa arabaların üzerine düştü. Sabah uyandığımızda yanımdaki odada kalan arkadaşım şirkete ait iki cep telefonunu bulamadığını söyledi. Dolanırken odasının balkonuna çıktık ve manzara gerçekten aklımızı başımızdan aldı. Sokağa düşen kontraplağı fırsat bilen bir hırsız bunu arabaların üzerine koyarak bir rampa haline getirmiş ve arkadaşımın odasına dalmış. O anda evde olan 25 yaş üstü beş erkeğe rağmen uyuyan arkadaşımın baş ucundaki iki telefonu ve deri ceketinin cebinden cüzdanı ile pasaportunu almış. Yukarı çıkmasını sağlayan rampaya güvenememiş ve asılı olan çarşaflardan birini halat gibi aşağı sarkıtarak masalsı bir kahraman edasıyla kaçmayı da başarmış.
Bu olayın üzerine öncelikle o balkona demir parmaklık yaptırdık. Hatta o arkadaşım bir daha odasının kapsını kitlemeden uyuyamaz oldu. Ben tabi yine aynı tavşan uykusu alışkanlığıma devam eder halde kaldım.Üçüncü arkadaşımız başka sebeplerle de olsa beş ay boyunca o evde kalmadı bile.Sene içinde ev arkadaşlarım ayrıldılar ve ev bana kaldı. Gece trafiği sakinleşse de benim gece psikozlarım halen devam ediyor ne yazık ki... Belki çok kayda değer bir yazı olmayacak bu ancak uzun süredir kafamı kurcalayan bu durumu uzun uzadıya paylaşmak istedim...
17 Şubat 2011 Perşembe
Gelecek planları..
Kariyer ve ilişkilere dair planlar hep araya girse de yok sayarsak aklımda çok uzun zamandır yapmak isteyip ertelediğim deneyimleri, görmek istediğim yerleri bir toparlamak istedim...
Motosiklet ile Karadeniz turu...
Motosikletçiler için haç ziyareti gibi birşeydir Karadeniz turu. Benim kadar uzun süredir bu işin içindeyseniz ve bilimum forum veya blogları takip ediyorsanız onlarca motorcunun yaptığı gezilerden binlerce fotoğraf karesine takılmışsınızdır. Sümela Manastırı'nı uzaktan gören köprüde fotoğraf çektirmek, yaylalarda yağmura yakalanmak, çok çok lezzetli mıhlamalar yemek, Hamsi köyünün bırakın hamsi balığını denizle bile uzaktan yakından alakasının olmamasına şaşırmak... Bu rotada tonla yapılacak şey var ancak her güzel gezi gibi zaman ve para istiyor. Motorunuza güven istiyor. Ancak en önemlisi kendinize güven istiyor. Ben mesaili çalışan ve yıllık izin tarihlerini aylar öncesinden belirleyip uymak zorunda olan bir beyaz yakalıyım. Dolayısıyla böyle bir gezi için yanıma yandaş bulmam oldukça güç. İkinci bir motorcu ile çıkmak bu yol için oldukça kolaylık sağlayacak ancak sanırım artık gözümü karartmam lazım... Belki bir artçı kandırabilirim en azından...
Dalış brövesi konusu...
Çok küçük yaştan beri su altına merakım büyüktür. 13-14 Yaşından beri babamın yazlığında zıpkınla dalardım, neredeyse hiç balık vuramasam bile o büyülü ortam beni hep çekerdi. Yıllar sonra yine bir motosiklet gezisi sırasında ilk "Deneme Dalışı" 'mı gerçekleştirdim. Bir türlü bu işe de para ayırmadığımdan ötürü "yıldız" diye tabir edilen brövemi hiç almaya yeltenemedim. Belki 20 kere brövesiz deneme dalışı yaptım ve hep bu işe ciddi olarak girmeye özendim. Biraz da Enduro yarışlarında olduğu gibi bu işe ekstra para akıtmam gerekeceğinden endişelendim sanırım. Serhat abi'mi "bana uygun bröve kursu" bulsun diye kaç kere aradım emin değilim ama her seferinde aynı sevinçle karşılayıp (sanki o gün başlayacakmışım gibi) sonra da beni bu hiç konuda sıkıştırmadı sağolsun...
Yurt dışı seyahati
Uzun süredir motosiklet kullandığım için yurt içindeki hiç bir tatilimde uçağa binmek gereği duymadım. Saatlerce süren yollar, minimum kıyafet ve konfor bana hiç zor gelmedi ki hala da gelmez. Ancak uzun süredir aklımda kalan yurt dışına gidip bize hiç benzemeyen başka bir ülke görme isteği sadece uçak ile yapılabiliyor. Ayrıca pasaport ve vize işlemleri de her zaman gözümü korkutmuştur. Geçen sene İngiltere'deki bir arkadaşımı görmek konusunda heyecanlanalark nihayet pasaport adımını hallettim. Ancak sonradan aramız bozulduğu ve araya başka konular (kariyer ve ilişkiler aynı anda) girdiği için bu arzumu gerçekleştiremedim. Arjantin Tango'sunda ilerleme kaydettikçe yurt dışında bir festivale konuk olma fikri git gide daha çok cezbederken beni bu sene yeni bir ihtimal de çok heyecanlandırdı doğrusu. Berlin'de 9-12 Haziran'da yapılacak bir festival bana pek çok hayalimi aynı anda gerçekleştirme fırsatı verecek. Tabi fırsat bedava değil ancak bu yaz elimde bu imkanların olabileceğine inancım tam. Kısmet olursa planım şu şekilde. Mart ayının başında kendimi biraz sıkıştırmak pahasına Haziran için gidiş dönüş uçak biletimi 3-13 tarihlerine alıyorum. Nisan'da yıllık izinler belirlenir belirlenmez vize işlemlerine girişiyorum ve eksiklerimi tamamlıyorum. Planım festivalden önceki 3-4 günü Berlin'de hiç kalmadan Amsterdam'a geçerek orada geçirmek. Sonra dönüp Berlin'i de mümkün olduğunca gezerek festival'e katılmak. Son 4 günü festival ile geçirip 13 ünde Istanbul'a dönmek ve bu tatlı tatili sonlandırmak. Kendimi bildiğim için bu işe ne kadar para ayırırsam o kadar para harcayacağımı da çok iyi biliyorum. Sırf bu yüzden ileriye borç bırakmadan bu işe ne kadar para ayırabilirsem şimdiden ayıracağım... Böylece hem görmeyi çok istediğim iki yabancı ülkeyi görmüş, yabancı bir ülkede Tango yapmış, Avrupa'da dolaşmış ve ilk kez motosikletsiz kendi kendime bir tatil yapmış olacağım...
Dönüp dolaşıp aklıma düşen bu üç ana hayalimin en az ikisini bu seneye sığdırabilmek istiyorum. Diğer ufak tefek aklıma gelip de ertelediğim şeyler araya girmeden bu planlarımı başarıya götürmek hakikatten çok zor ve keyifli olacak.
Motosiklet ile Karadeniz turu...
Motosikletçiler için haç ziyareti gibi birşeydir Karadeniz turu. Benim kadar uzun süredir bu işin içindeyseniz ve bilimum forum veya blogları takip ediyorsanız onlarca motorcunun yaptığı gezilerden binlerce fotoğraf karesine takılmışsınızdır. Sümela Manastırı'nı uzaktan gören köprüde fotoğraf çektirmek, yaylalarda yağmura yakalanmak, çok çok lezzetli mıhlamalar yemek, Hamsi köyünün bırakın hamsi balığını denizle bile uzaktan yakından alakasının olmamasına şaşırmak... Bu rotada tonla yapılacak şey var ancak her güzel gezi gibi zaman ve para istiyor. Motorunuza güven istiyor. Ancak en önemlisi kendinize güven istiyor. Ben mesaili çalışan ve yıllık izin tarihlerini aylar öncesinden belirleyip uymak zorunda olan bir beyaz yakalıyım. Dolayısıyla böyle bir gezi için yanıma yandaş bulmam oldukça güç. İkinci bir motorcu ile çıkmak bu yol için oldukça kolaylık sağlayacak ancak sanırım artık gözümü karartmam lazım... Belki bir artçı kandırabilirim en azından...
Dalış brövesi konusu...
Çok küçük yaştan beri su altına merakım büyüktür. 13-14 Yaşından beri babamın yazlığında zıpkınla dalardım, neredeyse hiç balık vuramasam bile o büyülü ortam beni hep çekerdi. Yıllar sonra yine bir motosiklet gezisi sırasında ilk "Deneme Dalışı" 'mı gerçekleştirdim. Bir türlü bu işe de para ayırmadığımdan ötürü "yıldız" diye tabir edilen brövemi hiç almaya yeltenemedim. Belki 20 kere brövesiz deneme dalışı yaptım ve hep bu işe ciddi olarak girmeye özendim. Biraz da Enduro yarışlarında olduğu gibi bu işe ekstra para akıtmam gerekeceğinden endişelendim sanırım. Serhat abi'mi "bana uygun bröve kursu" bulsun diye kaç kere aradım emin değilim ama her seferinde aynı sevinçle karşılayıp (sanki o gün başlayacakmışım gibi) sonra da beni bu hiç konuda sıkıştırmadı sağolsun...
Yurt dışı seyahati
Uzun süredir motosiklet kullandığım için yurt içindeki hiç bir tatilimde uçağa binmek gereği duymadım. Saatlerce süren yollar, minimum kıyafet ve konfor bana hiç zor gelmedi ki hala da gelmez. Ancak uzun süredir aklımda kalan yurt dışına gidip bize hiç benzemeyen başka bir ülke görme isteği sadece uçak ile yapılabiliyor. Ayrıca pasaport ve vize işlemleri de her zaman gözümü korkutmuştur. Geçen sene İngiltere'deki bir arkadaşımı görmek konusunda heyecanlanalark nihayet pasaport adımını hallettim. Ancak sonradan aramız bozulduğu ve araya başka konular (kariyer ve ilişkiler aynı anda) girdiği için bu arzumu gerçekleştiremedim. Arjantin Tango'sunda ilerleme kaydettikçe yurt dışında bir festivale konuk olma fikri git gide daha çok cezbederken beni bu sene yeni bir ihtimal de çok heyecanlandırdı doğrusu. Berlin'de 9-12 Haziran'da yapılacak bir festival bana pek çok hayalimi aynı anda gerçekleştirme fırsatı verecek. Tabi fırsat bedava değil ancak bu yaz elimde bu imkanların olabileceğine inancım tam. Kısmet olursa planım şu şekilde. Mart ayının başında kendimi biraz sıkıştırmak pahasına Haziran için gidiş dönüş uçak biletimi 3-13 tarihlerine alıyorum. Nisan'da yıllık izinler belirlenir belirlenmez vize işlemlerine girişiyorum ve eksiklerimi tamamlıyorum. Planım festivalden önceki 3-4 günü Berlin'de hiç kalmadan Amsterdam'a geçerek orada geçirmek. Sonra dönüp Berlin'i de mümkün olduğunca gezerek festival'e katılmak. Son 4 günü festival ile geçirip 13 ünde Istanbul'a dönmek ve bu tatlı tatili sonlandırmak. Kendimi bildiğim için bu işe ne kadar para ayırırsam o kadar para harcayacağımı da çok iyi biliyorum. Sırf bu yüzden ileriye borç bırakmadan bu işe ne kadar para ayırabilirsem şimdiden ayıracağım... Böylece hem görmeyi çok istediğim iki yabancı ülkeyi görmüş, yabancı bir ülkede Tango yapmış, Avrupa'da dolaşmış ve ilk kez motosikletsiz kendi kendime bir tatil yapmış olacağım...
Dönüp dolaşıp aklıma düşen bu üç ana hayalimin en az ikisini bu seneye sığdırabilmek istiyorum. Diğer ufak tefek aklıma gelip de ertelediğim şeyler araya girmeden bu planlarımı başarıya götürmek hakikatten çok zor ve keyifli olacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)